Half-Life evreninin dayandığı bilimsel arka plana odaklanıyoruz ve benzeri bir oluşumun gezegenimizi işgal etme ihtimalini inceliyoruz.

Merhaba değerli izleyicilerim. Half-Life evrenin sadece bir oyundan ibaret olmadığı konusunda defalarca konuştuk. Ve bugün sizlere farklı bir açıdan yaklaşma deneyimi sunmak istiyorum. Bu evren yalnızca bir bilimkurgu hikayesinden ibaret değil, medeniyetimizin devamıyla ilgili bir gelecek teorisidir. Benim Jeoloji eğitimi aldığımı hepiniz az çok biliyorsunuzdur ve asıl işimin gezegenleri araştırmak ve en büyük hayalimin dünya dışı gezegenleri incelemek olduğunu da tahmin edersiniz.  Yani birazdan konuşacağımız konulara diğer meslek gruplarındaki insanlardan biraz daha aşina olduğumu varsayabilirsiniz.  İngilizcesiyle Combine, yani birleştirenler olarak adladırdığımız bu galaksiler arası organizasyonun bizi nasıl işgal ettiğini hatırlayın.  Günümüzde de hakkında sayısız çalışmalar yürütülen teleportasyon teknolojisini geliştirmemiz için, Gman’in işverenleri olarak bildiğimiz uygarlık, insan formunda yaklaşarak bizi bilinmeyen bir kristal element ile buluşturmuştu. Elbette ki bu olay bir kurgusal metafordu ve Zen kristalinin yerine bir sürü fenomen koyulabilirdi. Bu teknolojiyi geliştirmemiz ile birlikte, Gman’in de belirttiği gibi “Unforeseen Consquences” yani Öngörülemeyen Sonuçlara hazırlıksız yakalandık ve gezegenimiz başka bir uygarlık tarafından işgal edildi.

Öngörülemeyen Sonuçlar olarak çevirilen bu ilginç teori, aslında Sosyoloji biliminde tanımı yapılmış garip bir fenomen olmakla birlikte;  beklenmedik fayda, beklenmedik dezavantaj ve anormal sonuçlar olarak üçe ayrılır. Bizim bu kurguda yaşadığımız olaylar ise kesinlikle “anormal sonuçlar” kısmına dahil olmaktadır ve başımıza gelenlerin temel sebebidir. Black Mesa kazasında yaşanılan olay, milyarlarca yıldır işgalci türlerin gözünden kaçmış olan gezegenimizi, ışınlanma teknolojisi bulmaya çalışırken yanlışlıkla fark ettirmemizden ileri gelir. Kaza sonucu oluşan portal fırtınaları uzayın dokusunda dalgalanmalar meydana getirip, yüzlerce ışık yılı uzaklıktaki bir organizasyonu üzerimize çekmiştir.  Her ne kadar bu olay işverenler tarafından başka bir amaca hizmet edecek şekilde kurgulanmış olsa da, neticede sıkıntıyı çeken insanoğlu olmuştur.

“Evrensel boşluğa yerimizi belli eden iletişim mesajları göndermeyi bir an önce durdurmalıyız. Uzaylıların dünyayı kaynakları için talan edip yoluna devam edebilme ihtimalini asla unutmamalıyız. Eğer uzaylılar bizi ziyaret ederse, Kristof Kolomb’un Amerika’ya ayak basması gibi olacaktır. Akıllı varlıkların tanışmak istemeyeceğimiz türden şeylere nasıl dönüşebileceğini görmek için kendimize bakmamız yeterli olacaktır. “

Stephen Hawkings

Bunlardan en tanınanı SETI, yani Türkçe açılımı ile “Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırması”, 1971’den bu yana farklı yıldız sistemlerine konumumuzu bildiren mesajlar göndermektedir. Ancak bunu yaparken Gman’in dilinden düşürmediği “Öngörülemeyen Sonuçlar” fenomenini asla dikkate almamaktayız. Oldukça kısa bir sürede iyi sayılabilecek bir teknolojiye ulaşmış insanoğlu, sonuçlarını düşünmeksizin, tamamen çocuksu duygularla, uzayı dinlemekle yetinmek yerine konumumuzu açıklayan mesajları galaksiler arası boşluğa gönderip duruyor. Evrenin yaşı yaklaşık 13.5 milyar yıl olup,  güneş sistemi 5.5 milyar yıl önce meydana gelmiştir. Dünya gezegeni ise yalnızca 4.5 milyar yıl yaşındadır.  Öve öve bitiremediğimiz insanoğlu ise yalnızca 200.000 yıldır doğru düzgün alet kullanmayı öğrenip tarım yapmaya başlamış. Ve elektriği etkin olarak kullanmaya başlayalı 100 yılı biraz geçmiş. Eğer hazırsanız beyinleri biraz daha yakıyoruz. En iyi tanıdığımız ve bizim de içerisinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisinde ortalama 200 milyar yıldız var. Rakamı hayal edin, 200 milyar. Komşu galaksi olan Andromeda’da ise yalnızca 1 trilyon yıldız bulunuyor. Bizimkinden birazcık fazla olduğunu fark etmişsinizdir (!). Gözlemlenebilir evrende ise yüz milyarlarca yıldız içeren kaç tane galaksi var biliyor musunuz? En az 200 milyar galaksi. Sıradan bir yıldız olan Güneş’in etrafında bile 9 tane gezegen dönüyor. Her yıldızın etrafında en az 3 gezegen döndüğünü varsayıp, kattrilyonlarca yıldız ile çarpmaya çalıştığınızda ise, yalnızca gözlemlenebilir evrende hayal edemeyeceğiniz kadar fazla sayısa gezegen olduğu sonucuna varabilirsiniz.

Dünya dışı medeniyetlerin sayısının hesaplanmasında kullanan ünlü Drake Denklemine göre, yalnızca bizim galaksimizde, en kötümser hesaplamalarla 15 bin teknolojik olarak gelişmiş uzaylı medeniyet olması gerekmektedir. İlkel medeniyetlerin sayısı ise zaten uçmuş durumda. Peki bu galakside insanoğlundan üstün uygarlıklar olamaz mı? Olmak zorunda! Çünkü biraz önce de bahsettiğim gibi insanoğlu yalnızca 200.000 yıldır homo sapiens olarak varolabilmiş. Bu sonsuz evrende şu anda bulunduğumuz seviyeye milyonlarca yıl öncesinde ulaşmış uygarlıklar olamaz mı? Elbette olacaktır. Olmaması mantığa sığmaz. Bu kadar uygarlık olmasına rağmen neden hala iletişime geçemediğimiz konusu ise, diğer bir adıyla Büyük Sessizlik (yani The Great Silence), Fermi paradoksu olarak bilinen bilimsel yaklaşım ile açıklanıyor. Bir. Ölçek sorunları sebebiyle İletişim imkânsızdır ve Zeki uygarlıklar yer ya da zaman açısından birbirlrine çok uzaktır. İki. İnsanlık, dünya dışı yaşamı yeterince uzun zamandır aramıyor veya başkaları tarafından bulunmasına yetecek kadar uzun zamandır mevcut değil.  Yani bizim ürettiğimiz telekominikasyon sinyalleri sadece 100 yıldır uzaya yayılıyor. Bu demek oluyor kişi bizim en eski radyo sinyalimiz en fazla 100 ışıkyılı uzaklığa ulaşabilmiş demektir. Evrenin boyutları göz önüne alındığında 100 ışıkyılı çapındaki bir alan bir toz zerreceği dahi olamamaktadır. Üç. Uzaylılar teknolojik tekilliğe ulaştı, yani oldukça aşmış durumdalar.  Bir başka olasılık da, teknolojik uygarlıkların değişmez biçimde teknolojik tekillik durumunda olmaları ve insanötesi bir karakter sergilemeleridir.  Bu tür teorik uygarlıklar, insanların iletişme geçemeyeceği derece değişmiş bireylerden oluşur.  Tekillik ötesine geçmiş bu uygarlıklarla iletişim için, yıldızlar arası mesafelerde gerçekleştirilebilenden çok daha fazla bilgi alış verişi gerekli olacaktır. Belki de insanlığın vereceği her türlü bilgiyi o kadar basit bulacaklardır ki, iletişime değer olmadığına karar vereceklerdir. Bu durum, insanların karıncalarla iletişime geçmeyi denememeleri gibidir. Dört. İnsanlar gerekli şekilde dinlemiyor veya uygarlıklar tespit edilebilir radyo sinyallerini kullanmayı bırakmışlar. Uzaylı uygarlıkların, radyo sinyallerini sadece kısıtlı bir süre boyunca gönderiyor olmaları durumunda, bu uygarlıkların radyo sinyalleri aracılığıyla tespiti zor olacaktır.  Kısaca uzaylı uygarlıklar teknolojik gelişmenin devam etmesi sonucunda, radyo teknlojosininden daha ileri teknolojilere geçerler.  Bizi ilgilendiren nokta ise tam olarak burasıdır. Radyo dalgaları kullanımı, olabilecek en ilkel iletişim yöntemidir. Marsa gönderdiğiniz bir radyo dalgası bile ortalama 18 dakikada ulaşır.  Yıldızlararası seyahat eden bir medeniyet olduğu düşünüldüğünde, radyo dalgaları haricicinde bir teknoloji ile iletişim kurduklarını varsaymak, yanlış olmayacaktır. Half Life evreninde ise Birleştirenlerin Borealis’in peşine düşmelerinin temel sebebi budur. Çok uzak mesafedeki merkez gezegenle iletişime geçmenin tek yolu portal yani solucan delikleri kullanmaktır. Bu teknoloji ise halihazırda bilim insaları tarafından keşfedilmenin eşiğinde olan bir teknolojidir. Temel aldığı prensip ise “Kuantum Dolanıklığı” olarak adlandırılır. Çok derin bir konu olduğu için onu açıklamaya çalışmayacağım. Ancak açıklama bölümüne kaynakları ekleyeceğim.  Bu prensibin en basit açıklamasını ise şöyle yapabiliriz.  Bir atom düşünün. İçerisinde proton, nötron ve elektron gibi alt parçacıklar bulunuyor. Eğer siz bu cisimlerden bir parça alır, zor kullanarak ayırır ve evrenin başka bir ucuna götürürseniz, zaman gecikmesi olmadan iletişim kurabilirsiniz.  Çünkü kuantum fiziği üzerine yapılan çalışmalar gösteriyor ki, aradaki mesafe ne kadar uzun olursa olsun, iki atom altı parçacıktan birisini uyardığınızda, diğeri de aynı şekilde tepki gösteriyor.  Budhaa bebekleri gibi garip bir fenomen bu. Bir insanın şeytani budha ikizini yaptığınızı düşünün ve bebeğim kolunu kaldırdığınızda insanın da kolunu kaldırmaya zorlandığını hayal edin. Bu prensip, iki parçacık arasında mikro bir portal yani solucan deliği açıldığını, ve ışıktan hızlı iletişimin bu şekilde mümkün olabildiğini göstermektedir.  Eğer siz bu portalı bir şekilde büyütüp genişletirseniz, içerisinden insan hatta uzay araçları bile geçirebilirsiniz. Böylece ışınlanmayı keşfetmiş olursunuz. Peki bu keşfin uzaylı işgali ile ilgisi ne? Biraz önce saydığım uzaylılarla iletişim teorileri ile ilgilidir. Yani uzaylılar büyük ihtimalle radyo dalgaları gibi bir ilkel yöntemi değil, portal teknolojisini kullanmaktadırlar.  Eğer biz bu teknolojiyi geliştirir ve aynı şekilde uzaylı medeniyetler ile iletişim kurmaya çalışırsak, başımıza Half-Life’da olanların gelme ihtimali oldukça yüksektir. Einstein’dan sonra dünyaya gelen en büyük fizikçi olan Stephan Hawking, ölmeden önce şunları söylemiştir.

“Evrensel boşluğa yerimizi belli eden iletişim mesajları göndermeyi bir an önce durdurmalıyız. Uzaylıların dünyayı kaynakları için talan edip yoluna devam edebilme ihtimalini asla unutmamalıyız. Eğer uzaylılar bizi ziyaret ederse, Kristof Kolomb’un Amerika’ya ayak basması gibi olacaktır. Akıllı varlıkların tanışmak istemeyeceğimiz türden şeylere nasıl dönüşebileceğini görmek için kendimize bakmamız yeterli olacaktır. “

yagizgul

View all posts

Add comment